Sayfalar

20 Nisan 2014 Pazar

PRATİK VALİZ HAZIRLAMA TAKTİKLERİ

Seyahat planınızı yaptınız, biletleriniz ve otel rezervasyonu tamam. Tatile çıkmak ve yeni yerler keşfetmek için sabırsızlanıyorsunuz.Yapmanız gereken bir iş daha var,bavul hazırlama. Peki siz  eşyalarını yola çıkmadan bir-iki saat önce toparlayanlardan ve son dakikada hazırlandığı için önemli alacaklarını unutanlardan mısınız yoksa tatile giderken bir alışveriş yapmak fena olmaz diyip bavulunda aslında bir çoğu gereksiz olan bir dünya eşya yerleştirenlerden misiniz? Hadi pratik valiz hazırlama ipuçlarımıza bir göz atalım eminim çok seveceksiniz!





Bavul hazırlamak tam bir sanat işi diyebiliriz. Amacımız en küçük bavul ile maksimum kullanışlı eşyayı almak.Pratik bavul hazırlama teknikleri ile eşyalarınızı kısa sürede toparlayabilirsiniz.
 
İlk adım çok basit. Taşıyacağınız valizin boyunun dikkatli seçmelisiniz! Eğer çok uzun süreli bir seyahat planlamadıysanız, valizinizi mutlaka kabin boyu tercih edin. Böylece gereksiz eşyaları koymak için çok fazla boş alanınız olmaz.Tekerlekli valizler taşıma kolaylığı sağlar.Eğer uçak seyahati yapacak iseniz, küçük valizinizi kabine almak hem kaybolma riskinin, hem de indiğinizde boş yere bagaj bekleme sıkıntısının önüne geçeceğinden zaman vs..avantaj sağlar. Valizinize mutlaka irtibat numaranızı ve isim adres bilgilerinizi eklemeyi ihmal etmeyin!Özellikle transit geçişlerde bagajın kaybolma riskini düşünün bu bagajınızın en kısa sürede bulunmasına katkı sağlar. Ayrıca günümüzde bir çok valiz artık birbirinin aynısı.Bu sebeple valizinize ayırt edici birşeyler takabilirsiniz böylece karışmasını da önleyebilirsiniz.


 
Uçak seyahatleriyle ilgili bir diğer önemli nokta ise, valizinizde taşımaya hakkınız olan malzemelerle ilgili önceden bilgi edinmek! Hem yurt içi, hem de yurt dışı uçuşlarda likit maddeler kurallarla sınırlandırıldığından mutlaka taşıyabileceğiniz eşyalar hakkında havayolu şirketinden bilgi alın. Yoksa en sevdiğiniz parfümünüzü,deodorantınızı veya traş kreminizi güvenlik memuruna hediye etmek durumunda kalabilirsiniz!
Şimdi gelelim bavulun hazırlık aşamasına... Bu noktada yapmanız gereken ilk şey “bavul hazırlama listesi” oluşturmak! Bavula koymak için yanınızda oluşturduğunuz küçük tepeciği son kez bavula koymadan buna gerçekten ihtiyacım var mı diye sorun.Böylece fazlalıkların önüne geçmiş olursunuz. Valizinizi hazırlarken, öncelikle en gerekli eşyalarınızı alın.Bunlar neler olabilir?Bir-iki t-shirt,hava durumuna uygun üstünüze almaya bir ince mont bir de hava şartına uygun biraz daha kalın birşey,gözlük,diş fırçası,çorap vs. Ancak onları yerleştirdikten sonra, eğer hala yer kaldıysa, fazladan birkaç parça daha ekleyebilirsiniz. Valizinizi tatil boyunca kullanmayacağınız ve yalnızca yük olacak bir sürü eşya ile doldurmayın.Unutmayın ki gittiğiniz yerde de durumunuza uygun çok beğendiğiniz veya ihtiyacınız olan şeyleri almak isteyeceksiniz.
Yanınıza alacaklarınızı bir kenara ayırdıysanız, artık valize yerleştirebilirsiniz. Önce kıyafetlerinizle başlayın. Kalın kumaşlı ya da ağır kıyafetleri veya ayakkabıları en alta koymaya çalışın. Kıyafetlerin mümkün olduğunca düzgün katlanması ve yerleştirilmesi çok önemli, çünkü en fazla yer bu aşamada kazanılıyor. Aralardaki boşlukları çamaşırlar,katlanılacak küçük eşyalar veya çorap gibi şeylerle doldurup hem yerden tasarruf hemde düz bir zemin yaratmatmış olursunuz.Böylece hem yer kaybını, hem de kıyafetlerinizin buruşmasını önlemiş olursunuz. Ayrıca, tatil yapmayı planladığınız günden 1-2 günlük daha fazla kıyafet ve iç çamaşırı götürmelisiniz böylece öngöremeyeceğiniz durumlarla karşılaşmanız halinde temiz kıyafet sıkıntısı yaşamazsınız.





 En üste, en önce kullanacağınız eşyalarınızı yerleştirmeye dikkat edin. Pijama, havlu,şal gibi, elinizi attığınızda hemen bulmak isteyeceğiniz eşyaların en üstte, kolay ulaşılır olması inanılmaz kolaylık sağlayacaktır.
Kişisel bakım eşyalarının birçoğunun artık seyahat boyu olduğunu unutmayın. Daha ufak boy bakım ürünleriyle valizinizi inanılmaz bir kalabalıktan arındırabilirsiniz. Hepsi bir arada fazla yer kaplıyorsa, parça parça valizinizin farklı gözlerine yerleştirerek de yer kazanabilirsiniz.
Bir diğer ipucu da valizin tüm bölmeleri, cep ve fermuarlı alanları olabildiğince değerlendirmeye çalışmanız. O küçücük alanların ne kadar çok eşya toplayabildiğine hayret edeceksiniz.
Her seyahat için, kişisel bakım dışında da mutlaka yanınıza almanız gereken birkaç eşya olduğunu hatırlatalım. Bunlardan ilki ağrı kesici,soğuk algınlığı gibi acil durumlar için bulundurmanız gereken ilaçlar. Eğer düzenli kullanmanız gereken başka ilaçlar varsa onları da almayı ihmal etmeyin. Diğeri ise, elektronik cihazlarınızın şarj aletleri. Özellikle de fotograf makineniz ve telefonunuzunki. Tatilde dinlenmeye ve eğlenmeye ayıracağınız vakti şarj aleti aramakla kaybetmeye hiç gerek yok.
Bazı eşyaları da valizinizde değil, el çantanızda bulundurmanız gerektiğini unutmayın. Cüzdan, yurtdışına çıkıyorsanız pasaport, nakit para,otel rezervasyonunuz, telefon gibi önemli eşyalarınızı mutlaka el çantanızda tutun. Elektronik cihazlarınızı, fotoğraf makinanızı, varsa laptop’unuzu, ya da kıymetli eşyalarınızı da hasar görme riskine karşı mutlaka el çantanızda taşımalısınız.
Ve son hatırlatma; eğer uçak seyahati gerçekleştiriyorsanız valizinizin kontrol için açılabileceğini unutmayın. Dolayısıyla eşyalarınızı mümkün olduğunca muntazam ve valiz açıldığında ortalığa saçılmayacak biçimde yerleştirmeye özen gösterin.
Tüm bu ipuçlarını ve önerileri uyguladıysanız, valiz hazırlama sanatı konusunda artık deneyimli biri olarak, kusursuz bir hazırlık ile seyahate çıkabilirsiniz demektir! İşin yorucu kısmı bittiğine göre, tatilin keyfini doyasıya çıkarabilirsiniz...
 


 

19 Nisan 2014 Cumartesi

Türkiye’den, Türk Vatandaşlarından, vize istemeyen ülkeler – 2014

Antigua-Barbuda, Arjantin, Arnavutluk, Bahamalar, Barbados, Belize, Bolivya, Bosna-Hersek, Brezilya, Brunei Sultanlığı (Dikkat: 72 Saate kadar transit vize, vizeler kalkmadı henüz), Ekvador, El Salvador, Fas, Fiji, Filipinler, Gambiya, Guatemala, Güney Afrika Cumhuriyeti, Gürcistan, Haiti, Honduras, Hong Kong, İran, Jamaika, Japonya, Kamerun, Karadağ, Katar, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kolombiya, Kore Cumhuriyeti (Güney Kore), Kosova, Kosta Rika, Libya, Lübnan, Makau Özel İdare Bölgesi, Makedonya, Maldivler, Malezya, Meksika (e-vize), Monako, Mauritus, Moldova, Moğolistan, Nikaragua, Nevis, Palau Cumhuriyeti, Panama, Peru, Rusya, Samoa, St. Vincent-Grenadines, Singapur, San Marino, Santa Lucia, Sırbistan, Suriye, Swaziland, St. Vincent-Grenadines, St Kitts, St Lucia, Şili, Şeyseller, Tacikistan, Tayland, Trinidad-Tobago, Tunus, Tuvalu, Uruguay, Ürdün, Vanuatu, Venezuela, Vatikan.
 
Hırvatistan, 1 Nisan 2013 itibariyle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize uygulamaya başlamıştır. Yemen, Brunei Darussalam, Belarus ile vizeler kaldırılmış ancak henüz yürürlüğe girmemiştir.
Basında yer alan “bir ülke ile daha vizeler kalktı ” manşetlerine güvenmemek gerekiyor. Siyasilerin görüşmeleriyle bu kararlar alınmış olsa da, protokollerin belirlenmesi, bunun uygulanması, resmi gazetede yayınlanması çok uzun bir süreç alabiliyor. Bazen de kaldırılan vizeler sadece yeşil veya diplomatik pasaportu kapsıyor olabilir. Oysa ki bir çoğumuz çipli bordo pasaporta sahibiz.

Sınır Kapılarında Vize Alınabilen Ülkeler

Azerbaycan (Bakü), B.A.E. (Transit), Bahreyn, Bangladeş (Dhaka), Bhutan, Burkina Faso (75 Euro), Burundi, Cape Verde, Cibuti, Doğu Timor, Dominik Cumhuriyeti, Ermenistan (Resmi, hizmet ve diplomatik pasaport hariç), Endonezya (25$), Gana, Güney Afrika Cumhuriyeti, Irak, Kamboçya (20$), Katar, Kenya (50$), Komor Adaları, Kuveyt, Madagaskar, Mali, Mısır (45 yaş üstü), Mozambik, Nepal (30$), Ruanda (Transit 3 günlük), Samoa (34$), Sri Lanka (25$), Sudan (100$), Şeyseller, Tacikistan, Tanzanya (50$), Togo, Tonga, Uganda, Ukrayna, Umman, Zambiya (50$), Zimbabwe (Victoria Falls sınır kapısı ile 100$). Vize uygulamalarında gözlenen olası güncelleme nedeniyle, seyahat öncesinde ilgili ülkenin Büyükelçiliği ile temas kurulması tavsiye olunur.
Umuma Mahsus Pasaport (Lacivert) taşıyaların haricinde Hususi Pasaport (Yeşil) ,Hizmet Pasaportu (Gri) ve Diplomatik Pasaport (Kırmızı) sahibi Türk Vatandaşlarından vize istemeyen ülkeler listesine ve diğer vize prosedürlerle ilgili detaylı bilgi almak için Dışişleri Bakanlığı’nın ilgili sayfasını kullanabilirsiniz.
 

12 Nisan 2014 Cumartesi

Belgrad


22 Mart 2014 sabahı erken saatte Sırbistan’ın başkenti, Osmanlı tarihinde sık sık adını duyduğumuz şehir Belgrad’a doğru THY uçağı ile yola çıkıyoruz. Bir saatlik uçuşun ardından Sırbistan’ın en büyük ve kalabalık şehri Balgrad’a varıyoruz. Vizesiz girebildiğimiz sayılı ülkelerden birisi olan Sırbistan’a gittiğinizde sizi ilk önce uçak kapısında polisler karşılıyor ve ilk kontrolü yapıyorlar. Yani giderken buna hazır olun ve şaşırmayın. Kapıdaki kontrol üstün körü ve pasaportunuzu şöyle bir gösterip geçiyorsunuz.  Ardından gerçek gümrük kontrolüne geliyorsunuz. Nikola Tesla Havaalanı küçük olduğu için içerde çok vakit kaybetmiyoruz. Havaalanı şehre 13 km mesafede ve diğer pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi şehir merkezine direkt metro vb. ile ulaşım yok. Şehir merkezine ulaşımı ya otobüsle, minibüsle ya shuttlela ya da taksiyle yapabiliyorsunuz. Biz minibüsü tercih ettik, havaalanının çıkış kapısında hemen sol tarafta durağı görüyorsunuz. Çıkış kapısında bekleyen taksiciler otobüslerin şehir merkezine kadar gitmediğini ve uzakta bıraktığını söyleyip tamamen alakasız bir duraktan bahsediyorlar. A1 hattı ile Belgrad Otobüs Terminali’ne kadar gidiyoruz. Şehir merkezine buradan yürüyerek 10-15 dakikada ulaşabiliyorsunuz. (Bu arada taksiyle gitmekte kararlıysanız havaalanında pre paid taxi servisi var)Terminalden indiğimiz gibi Marsala Birjuzova Caddesindeki otelimize gidip, henüz saat sabahın onu olduğundan çantalarımızı bıraktığımız gibi dışarı çıkıyoruz. Biz Belgrad’a iki gün kalacağımız durmadan, dinlenmeden atıyoruz kendimizi sokağa emin olun Belgrad için iki dolu gün yeter.

Zamanımızın yetmemesi ihtimaline karşı ilk olarak merkeze uzak olan yerleri gezmeye karar veriyoruz. Şehrin en ünlü oteli Hotel Moskva gözümüze çarpan ilk değişik bina oluyor.

Otel Sırbistan’a gelen her ünlünün, politikacının yani hep VIP’nin tercih ettiği otel olmasıyla ünlüymüş. Otelin hemen önünde küçük bir çeşme duruyor. Otelin önünden Kralja Aleksandra Caddesinde yürüyerek St.Mark’s Kilisesi’ne geldik. Kilisenin farklı olan yanı, kilisenin ön yüzünde tam ortada kalan kulesi.

Kule diğer Avrupa ülkelerindeki gibi şatafatlı olmanın tam tersine gösterişten uzak ve sakin bir yapı.
 
1940 yılında yapılan binanın içinde Katolik kiliselerinden farklı olarak banklar yok ve insanlar ibadetlerini ayakta gerçekleştiriyorlar. Bu arada belirtelim Sırbistan halkının büyük çoğunluğu Ortodoks Hristiyan.

Belgrad’a geldiğinizde mutlaka merkeze biraz uzak olmasına bakmadan Nikola Tesla Müzesine gidin. Dünyanın en büyük fizikçilerinden birisinin özel eşyaları ve çalışmalarının gösterildiği bu müze oldukça farklı. Bir rehber sizi gezdirirken aynı zamanda çalışmaları ve deneyleri de detaylı olarak anlatıyor.

1856 yılında doğan Sırp fizikçi hayatı boyunca 300’e yakın patent almış ve bunların arasında çok iyi bildiğimiz uzaktan kumanda, radar gibi aletler de var. Yandaki resim de elektriğin kablosuz aktarılabileceği konusunda meşhur çalışmaları yaptığı alet. Tesla, uzaktan kumandayı insanlar ve bilim adamlarına ispat etmek için uzaktan kumandalı bir yüzen tekne kullanmış ve müzede çalışma şeklini bir replikada görebiliyorsunuz.

Yanda görmekte olduğunuz kürenin içinde ise Nikola Tesla’nın külleri yer alıyor ve dikkatli bakarsanız külleri koruyan kürenin Tesla’nın yıllarını verdiği deney aletlerinden birisine ne kadar çok benzediğini farkedersiniz.
Tesla Müzesinden sonra biraz yürüyerek bir sonraki istikametimize, St.Sava Kilisesine gidiyoruz. Kilise Avrupa’nın en büyük kiliselerinden birisi ama halen inşaatı devam ediyor. 1895 yılında başlayan inşaat 1989’da tamamlanmış ama kilisenin içinde halen çalışma devam ediyor. Özellikle Paskalya törenlerinde kilisede özel törenler düzenleniyormuş.

Kilisenin içi ise çok geniş olmasına rağmen tadilatın verdiği boşlukla beraber biraz hayal kırıklığı yaratıyor bende. St.Sava Kilisesinden çıktıktan sonra şehir meydanına doğru Kralja Milana Caddesinden yürüyoruz. Şehrin en ünlü caddelerinden birisi de bu cadde. Cadde üzerinde Stari Dvor (Eski Saray) ve Novi Dvor (Yeni Saray) yer alıyor. Stari Dvor’un balkonunda yer alan  Karyatidler bana Atina’yı hatırlatıyor. Karyatidlerin mimaride kullanıldığını sadece Akropol’de gören birisi olarak Stari Dvor’da da görmek hoş oluyor.
Belgrad’da yapmanız gereken bir şey ise, şehrin her yerinde göreceğiniz pizzacılardan birer dilim pizza alıp yolda dikilip yemek. Pizzaları gerçekten lezzetli ama domuz eti yemiyorsanız yiyebileceğiniz bir pizza bulmak biraz zaman alabilir.





Mutlaka zaman geçireceğiniz ve görmeniz gereken bir başka yer de Knez Mihailova. Caddeyi, şehrin İstiklal Caddesi gibi düşünebilirsiniz aslında. Araç trafiğine kapalı, dükkan ve kafelerle dolu kalabalık bir cadde. Tek fark burada insanlar sokakta bir masada oturup yemeğini yiyip içkisini içebiliyor. İstanbul’da özlediğimiz bir özgürlük…
Knez Mihailova Caddesini yürüdükten sonra karşınıza devasa bahçeleriyle Kalemegdan çıkıyor. İsminden de anlaşılacağı gibi burası bir kale ve şehrin eski meydanı. 1521 yılında Osmanlı hakimiyetine giren şehirde bize ait bulabildiğiniz pek çok şeyden birisi de en ünlü meydanının adı.
Meydanda kaleye girmeden önce bahçelerde dolaşmaya karar veriyoruz. Dikkatimizi çeken ilk çek Sırp’ların her fırsat bulduklarında satranç oynamaları oluyor. Satranç oynayan pek çok insan ve onların başında toplanmış oyunlarını izleyen daha da fazla insanla özellikle Kalemegdan’da sıkça karşılaşabiliyorsunuz. Belgrad’ın en büyük özelliği Tuna ve Sava Nehirlerinin birleştiği yerde yer alması ve bu iki nehir tam da Kalemegdan’ın ayağında birleşiyor.
 

Kalemegdan iki nehrin arasında kalmış bir yarım ada anlayacağınız. İçinde kale, müzeler, bahçeler ve hatta bir hayvanat bahçesi bile yer alıyor.
 
Kalenin içinde girmeden biz önce bahçelerini dolaştık ve iyi ki de öyle yapmışız, çünkü tam anlamıyla bir şato ya da kale olarak görebileceğiniz tek bina Silah Müzesi oluyor. Mutlaka görülmesi gereken bir başka yer de Viktor Anıtı.Yukarıda Sava Nehirlerinin birleştiği yeri görebilirsiniz. Resimden de anlayabileceğiniz gibi Belgrad yemyeşil bir şehir.

Belgrad’da bize dair bir başka şey de Damat Ali Paşa Türbesi. Türbeyi görünce Damat Ali Paşa için dua etmeden gitmedik.


Kalemegdan MS 378 yılında oluşmaya başlamış ve eskiden surlar içeride yaşayan halkı korurmuş. Kaleyi ve bahçelerini gezdikten sonra  biraz dinlenmek için Knez Mihailova caddesine dönüyoruz. Cadde arasında bir kafede oturuyoruz.

Kafenin adı Muno Cafe. Gözünüze takılırsa tavsiye ederiz çünkü tatlıları gerçekten çok lezzetli. Tatlılarla beraber Sırbistan’ın meşhur birası Jelen de istiyoruz. Bu biranın mutlaka tadına bakın, çok hoş ve yumuşak bir tadı var.


Skadarlija Caddesi mutlaka gitmeniz gereken bir başka yer. Yan yana restoranların, barların dizildiği bu cadde geceleri oldukça hareketleniyormuş. Biz gecesini görmedik ama akşamüzeri bile hareketlenmeye başlamıştı. Burada bir mekana oturup Yugoslav Bölgesinin ünlü yemeği cevapcici kebabının tadına mutlaka bakın.

Belgrad’a gelmeden önce araştırmalarımızda Zemun Bölgesinin gece hayatının oldukça renkli olduğunu duyduğumuzdan akşam Marsala Birjuzova Caddesinden otobüse binerek yarım saatlik bir yolculukla buraya ulaştık ama doğruyu söylemek gerekirse harcadığımız zamana yazıkmış. Zemun’a vardığımızda 3-5 tane bomboş mekan vardı ve doğru düzgün kimse de yoktu. Biraz dolaşıp tekrar otobüsle merkeze gelerek, bir mekana oturduk. Ülkenin en ünlü içkisi rakija dedikleri bir çeşit brendi. Aklınızda olsun tadına bakmak için içebilirsiniz ama yanına başka bir içecek de söyleyin çünkü rakija inanılmaz sert bir içki ve kuru kuru içmek biraz zor olacaktır.

Belgrad’da Sava Nehrinin kenarında karşılaşacağınız bir diğer farklı şey de nehir üzerindeki tekne oteller. Konaklama için bu otelleri tercih edebilirsiniz, farklı bir deneyim olsa gerek yüzen bir otelde kalmak.

Ertesi gün biraz dolaştıktan sonra tekrar Kalemegdan’a gidiyoruz amacımız Hayvanat Bahçesini görmek. Ama doğrusu çıktığımızda görmez olsaydık da demedik değil. Hayvanlar oldukça kötü şartlarda ve normal yaşam alanlarından çok farklı bir ortamda hayatta kalmaya çalışıyorlar.





Hayvanat bahçesindeki en tatlı şey işte bu fildi.







Belgrad'a gidince mutlaka;
Belgrad’ın kendine has bir kokusu var ve bu koku emin olun mısır kokusu. Biz görünce çok şaşırdık, her yerde patlamış mısır satıcıları ve önlerinde uzun sıralar var. Biz de aldık tabi ki özellikle çikolata ve karamelli patlamış mısırı deneyin.

Belgrad’ta mutlaka denemeniz gereken bir diğer şey de hamur işleri. Pekara adı verilen bu dükkanlardaki hamur işleri inanılmaz lezzetli ve taze. Yandaki bu dükkandan aldığımız kayısılı tatlının tadına doyamadık doğrusu. Mutlaka deneyin.
Ufak dükkanlarda satılan pizzalardan alıp yolda gelen geçene bakarak pizzanızın tadını çıkarın
Sırpların erkekleri de kadınları da oldukça uzun, Türk’ler olarak boy ortalamamız onların oldukça altında kalıyor o nedenle hiç boy kompleksine girmeden rahatça gezin.
Dediğimiz gibi Sırplar yıllarca Türk egemenliğinde kaldığı için yolda çocukları hızlı yürüsün diye onlara “Haydi” diye seslenen bir anne ya da telefonda arkadaşına telefonu kapatırken “Haydi” diyen bir kız görürseniz şaşırmayız zira biz gördük.

Belgrad sokak aralarında karşılaşacağınız şeyler sizi şaşırtabilir.


20 Mart 2014 Perşembe

Lizbon

20 Mart 2013’te İstanbul’dan uzun bir uçuşla Avrupa’nın en batı ucuna, kaşiflerin ülkesine geliyoruz. Avrupa’dan Atlas Okyanusuna açılan kapısı; tarihin en önemli keşfinin o zamanki adıyla “Yeni Dünya” nın bulunmasına ev sahipliği yapmış ülke; Portekiz. Lizbon Havaalanına indikten sonra Portekiz halkının ne kadar sıcak olduğunu daha havaalanında turist ofisindeki insanların sıcaklığından anlıyoruz. Lizbon’da ulaşım çok büyük bir sıkıntı değil, hele havaalanından şehir merkezine ulaşım çok kolay. Biz havaalanındaki turist ofisinden 2 günlük lisboacard aldık. Kart sayesinde şehir dışı trenler dahil ulaşıma ücret ödemiyorsunuz. Metro’yu kullanarak şehir merkezine ve kalacağımız otele çok yakın olan Rossio İstasyonuna geldik, istasyonun hemen az ilerisinde Praça de Figuiera’da otelimiz.
 
Eşyalarımızı bırakıp vakit kaybetmeden tekrar Rossio Meydanına gitmek üzere kendimizi dışarı attık. Rossio Meydanı ve Praça da Figuira’nın birleştiği dar yolda ufacık bir dükkan var; adı“A Ginginha”. Ginginha aslında bir çeşit vişne likörü. Biraz ekşi, alkol oranıyüksek ama oldukça da güzel.


 
Ufacık dükkan gerçekten kalabalık ve yoğun, herkes hemen orada bir shot alıp içip yoluna devam ediyor, biz de öyle yapıyoruz. Az ilerleyerek Rossio Meydanına çıkıyoruz.

 









Meydanda yüksek bir sütun üzerinde Kral IV. Pedro’nun heykeli yer alıyor. Meydan şehrin en eski meydanı ve toplanma yeriymiş.





Meydanın hemen yan tarafında Rossio İstasyonu var. Garın özellikle kapıları at nalı şeklinde ve çok güzel. İki kapı arasında elinde kalkanı ve kılıcıyla bir adam heykeli var. İstasyonunun içi dışı kadar gösterişli değil ama gerçekten hoş bir istasyon.


Rossio İstasyonu’nun hemen önünden geçen Rua do Ouro Caddesinden az aşağı doğru inince yolun sağ tarafında Elevator de Santa Justa yer alıyor. Aslında bir asansör olan bu yapı şehrin iki önemli bölgesi Baxia ve Bairo Alto’yu birbirine bağlıyor. 1902 yılında yapılan 45 metre yüksekliğindeki asansörün kapısında oldukça uzun bir sıra var. Şansımıza biz sıraya girdikten sonra arkamız kalabalıklaşıyor. 10 dakika kadar sıra bekledikten sonra asansör geliyor aslında bilinenden oldukça farklı büyük bir oda şeklinde asansör 25-30 kişi beraber koltuklu asansörde yukarı çıktığınızda bütün Lizbon’u tepeden görüyorsunuz.



 
Asansörün en üstü çok güzel bir manzara sunuyor güneydeki Tejo Nehrinden kuzeydeki Alameda Bölgesine kadar her yeri görüyorsunuz.

 


Asansörün en üst katındaki terastan köprü ile direkt Bairo Alto’ya geçiyoruz. Köprünün hemen ucunda Convento do Carmo Kilisesi yer alıyor. 1392’de inşa edilen kilise gotik tarzı ile çok güzel ama kiliseyi asıl farklı kılan 1755 yılındaki büyük depremde bir kısmının yıkılmış olması.



 Kiliseye girdiğinizde sadece yan duvarları ve kemerleri yer alıyor. Çatısı gökyüzünden ibaret kilisenin sadece çatısı kapalı kalmış olan kısmı şu anda müzeye çevrilmiş.



Müzenin içinde mezarlar, heykeller, kitaplıklar dolu ama asıl değişik olan müzenin içinde cam kutu içinde yer alan iki mumya. Convento do Carmo’dan sonra hazır buraya kadar gelmişken Sao Roque Kilisesine doğru yürüyoruz. 15 dakika kadar Lizbon sokaklarında yürüdükten sonra bir yokuşun tepesinde Sao Roque’ye geldik.
 
 
Kilise mutlaka uğramanız gereken bir yer. Dışarıdan çok sade beyaz badanalı kilisenin içi tam tersine inanılmaz şatafatlı ve gösterişli. Sao Roque’nin hemen yanından yokuş aşağı bir füniküler salınıyor, adı Elevador de Gloria. Tepeden aşağıya eski, sarı bir vagon ile 10 dakika kadar iniyorsunuz ve hemen şehrin en büyük yoluna, Avenida da Liberdade Caddesine çıkıyorsunuz. Cadde üzerinde Rossio İstasyonuna çok yakın bir durakta füniküler son buluyor.


Rossio Meydanı’nda tramvay durağına gittik, amacımız Belem Bölgesine gitmek, 15 numaralı tramvay sizi Tejo Nehri boyunca gezdirerek Belem’e götürüyor (Lizbon’a yolunuz düşerse mutlaka bu tramvaylara binmek isteyeceksiniz ve binmelisiniz de. Özellikle 28 numaralı tramvayın güzergahı en ünlüsü). Durakta beklerken yol sorduğumuz bir adamla sohbet etmeye başlıyoruz. İsmi Agnelo’ymuş ve aslında Hindistan, Goa asıllıymış, yıllardır Lizbon’da yaşayan Agnelo ile yol boyunca sohbet ediyoruz. Bize ülke ile, şehirle ilgili herşeyi anlatıyor; tarihi, ekonomik durumu, büyük depremi, Salazar Dönemini dinliyoruz ondan. Belem’de tramvaydan indikten sonra da bizi bırakmıyor ve bizi saatlerce gezdiriyor. İlk olarak Jeronimos Manastırı (Mosteiro dos Jeronimos) giriyoruz. 1501 yılında Vasco de Gama’nın seferden dönüşünün anısına manastırın inşaatına başlanmış. İnşaatın harcamalarının çoğu Hindistan’dan getirilen baharatın satışıyla karşılanmış. Bize bunu anlatanın da Hint asıllı birisi olması ayrıca anlamlı.


Yandaki resimde ise Jeronimos Manastırı’nda yer alan Vasco de Gama’nın mezarı ve Agnelo duruyor yanımda.

 

 
Manastırın içindeki sütunlar da dışarısındaki işlemeler de çok zarif ve binanın işlemelerinde ve her yerinde Hindistan ve Afrika’ya ait detaylar görüyorsunuz. Ama bu manastır kesinlikle gündüz gözüyle de görülmeli.
 

Manatırın tam karşınsında Kaşifler Anıtı Tejo Nehrine karşı duruyor. Burası cesur kaşiflerin Tejo Nehrinden kalkarak okyanusa açıldıkları noktaymış ve bugün uzaktan bakıldığında üzerinde bir kılıç ve haç karışımı heykel üzerinde denize doğru yürüyen kaşifler ve din adamlarını taşıyor. Anıtın hemen altında ise zeminde bir dünya haritası yer alıyor.

 
Anıtın hemen ardından Agnelo bizi yürüyerek meşhur Belem Pastanesine götürüyor. Lizbon’un dünyaca meşhur pastanesi. Belem tatlısı adı verilen bir tatlı ile meşhurlar, aslında Lizbon’da bu tatlıyı her yerde görüyorsunuz ama en ünlü ve en güzel yapan yer olarak burası ünlü.






 

Akşam olduğu için pek kalabalık olmasa da ertesi günlerde tekrar geldiğimizde ayakla sıraya geçmiş masa bekleyen 70-80 kişi gördük doğrusu, inanılmaz bir şey.

 


2 adet Belem tatlısı ve 3 kahve için 6 EUR gibi uygun bir ödüyoruz. Bu kadar meşhur bir yer için çok ucuz. Belem tatlısı oldukça çıtır çıtır bir dış katman içine yumuşacık muhallebi benzeri bir tatlı var. Tatlının üzerine tarçın ve pudra şekeri ile dökerek yiyorsunuz. Tatlımızı yedikten sonra Agnelo bizi tekrar tramvaya bindiriyor.





 
Praça do Comercio’da iniyoruz, asıl amacımız meydanı ve meydanın hemen önündeki Lizbon’un alametifarikası Rua Augusta Ark’ını görmek içen bizim gittiğimizde ark tadilatta olduğundan göremiyoruz.Yine de bir fikriniz olması için, normal zamanında ark yandaki gibiymiş, bizim gördüğümüz ise sadece tadilat halinde bir kapıydı ne yazık ki. Lizbon’un en ünlü caddesi Rua Augusta’da  biraz yürüyüp caddeyi kesen Rua da Conceiçao’dan Se Katedraline doğru yürüyoruz.

 
Se Katedrali şehrin ana ve en eski katedrali 1147 yılında inşası başlamış katedral çok zarif bir işçiliğe de sahip. Katedralin önünden yürüyerek asıl gitmek istediğimiz Alfama bölgesine yürüyoruz. Fado, Lizbon’un müziği, şehrin dünyayı keşfetmek için yola çıkan erkeklerine ağıdı…şarkıcının sözcüklerle ağladığı bir balad aslında… Alfama’da yan yana fado müzik yapılan restoranlar olduğu gibi fado müzesi de yer alıyor.





 


Henüz havalar ısınmadığı ve soğuk olduğu için pek kalabalık değil ortalık. Bir restoranın kapısında bizi buyur eden bir adamı dinleyip herhangi bir mekana giriyoruz. İyi ki de girmişiz. Mekanın adını hatırlayamıyorum ama Fado Müzesini bulursanız hemen az ilerisinde yolun karşı tarafında ufak bir meydan var, mekanın kapısı hemen o meydana bakıyor). Bir şişe beyaz şarap ve morina balığı istiyoruz. Portekiz şarapları gerçekten güzel (daha sonra Porto yazımızda değineceğimiz Porto şarabı apayrı bir deneyim ama bunu belirtmeden geçemeyeceğim) balığı ise bizden biraz daha farklı olarak bol sebze ile daha çok buğulama gibi pişiriyorlar mutlaka denenmeli.


 


Çok hoş ve çok farklı bir deneyim fado dinlemek, kimi zaman neşeli, çoğu zaman hüzünlü, kimi zaman kendisi titreyen kimi zaman karşısındakini ürperten bir müzik.



Biz özellikle şarkıcılar içinde beyaz saçlı sesi çatallı teyzeyi çok sevdik. Daha sonra yanımıza iki Amerikalı oturdu, oldukça hoşsohbet ve Amerikalıların tersine oldukça kültürlü olan adamlarla bol
bol sohbet ettik. Daha önce İstanbul’a da gelmişler ve oldukça beğenmişler. Balıklarımız ve iki şişe şarap içip mekan kapanırken artık kalktık oradan. Aklınızda olsun mümkünse ev şarabı için, bence fabrikasyon olan şaraptan çok daha güzel. Zihnimizde Portekiz şarabının tatlı sisi ve kulaklarımızda Portekiz müziğinin hisli dokunuşuyla geceyi bitirdik.






 
 Ertesi gün sabah erkenden Belem’e gitmek üzere yola çıktık, ilk istikametimiz Belem Kulesi oluyor. 16 YY’ın başında Vasco da Gama’nın anısına yapılan kule Tejo Nehri’nin giriş çıkışınıkontrol etmek için yaptırılan kule yüksek ve gösterişli değil hatta tam tersine alçak ve zarif.


Kulenin denizin içine doğru olması ise çok farklı bir hava katıyor kuleye. Kulenin açılış saatini beklerken yarım saat kadar oyalanıyoruz ve açılış saatine yakın her yer turist oluyor.


Bir süre bekleyip kalabalığın ön sıralarında kaleye giriyoruz. Kalenin her yerinden tarih akıyor, denizin içinden yükselip de dünyaya karışmış gibi…
 

Kulenin her yerinde dar koridorlar, ufacık pencereler var. Denizin kenarında minik bir kale gibi aslında kule. Kule tam da görevine uygun olarak Tejo Nehrine sahip ve hakim. Kulenin alt tarafındaki bölümünde ise sıra sıra toplar ufak pencerelere dizilmiş olarak sıralı halen nehri izliyor. Belem Kulesinin 100-150 metre ilerisinde bir akşam önce uğradığımız Kaşifler Anıtı yer alıyor, gündüz gözüyle görmek için oraya gidiyoruz.

 
Gündüz gözüyle gerçekten de Anıt daha güzel. Anıtın hemen karşısında Jeronimos Manastırı’na gidiyoruz. Manastırın gece ışıklandırmasındaki ihtişamı, gün ışığında yerini zarafete bırakmış.

Manastırın ince işçiliğindeki emek yıllara meydan okumuş. Manastırın ana kapısından girince iki yanda iki mezar yer alıyor. Birisi dün gördüğümüz Vasco da Gama’nın, diğeri 15. YY’da yaşamış ünlü Portekiz’li şair Luis de Camoes’in mezarları. Her iki mezar üzerinde de heykelleri uzanıyor.
 

Manastırın dışındaki palmiye, fil işlemeleri gibi manastırın içinde de Hindistan ve Afrika esintileri mevcut, mezarları fil heykelleri taşıyor. İşlemelerle dolu incecik sütunlar, 1755 yılında 100.000 insanın öldüğü Lizbon Depremine dayanmış ve Manastırı ayakta tutmuş.



Manastırın arka tarafındaki bahçesi en az manastırın içi kadar zarif ve gösterişli. Ortasında büyük bir bahçe ve etrafında işlemeli duvarlar mutlaka görülmeli. Bahçeyi saran duvarların içindeki odalar tablolarla dolu, kralların, soyluların, din adamlarının tabloları duvarlardan bugünü izliyor.


 


Tabi ki Belem’e kadar gitmişken her fırsatta Belem Pastanesine uğramalı, biz de öyle yaptık ama dün ikişer tane yiyip de tadını unutamadığımız belem tatlısından 3’er tane istiyoruz (şu an fırsatım olsa 3 tane de değil 5-6 tane yerdim herhalde). Çıktıktan sonra Sao Jorge Kalesi (Castelo de Sao Jorge)’ne gidiyoruz. Milattan önce7. YY’da ilk yerleşimin başladığı kale, 11.YY’da Müslümanların eline geçmiş, 12 YY’da tekrar Hristiyanların eline geçen kale 16 YY’a kadar krala ev sahipliği yapmış.




Şehrin üzerinde tüm şehre hakim kale aslında pek çok parçadan oluşan büyük bir açık hava müzesi. Lizbon’a bir gün yolunuz düşerse ilk gezmeniz gereken yerlerden birisi burası (Şehir dışına çıkacak zamanınız olursa da mutlaka Sintra’ya gitmelisiniz. Sintra kısmını bu yazıda yer vermeyeceğim ama ilerideki zamanlarda onu da yazacağız).
 
Tarihte Arap ve Portekizli askerlerin, kralların gezdiği kalenin şimdiki sakinleri ise tavus kuşları. San Jorge Kalesinden sonra biz Santa Engracia’ya gittik. Zamanınız varsa gidebilirsiniz ama zamanınız kısıtlıysa hiç gerek yok. Oldukça büyük bembeyaz bir bina, içi ise bomboş sadece bazı mozoleler var. Lizbon’da her şehirde birer tane Se Katedrali var, şehrin en eski ve büyük katedrali oluyor bu katedraller. Se, gerçekten eski ve gösterişli ama Jeronimos Manastırının ne yazık ki gölgesinde kalıyor bence ihtişamda. Yürüyerek Rua Augusta’ya geliyor ve yemek için bir yere oturuyoruz.
 

Ben kendi adıma çok merak ettiğim ahtapotlu pilav istiyorum. Bizim tavuk pilav gibi pilav üzerine ahtapot beklerken yandaki gibi       kap içinde suda pirinç ve ahtapot parçaları geldi. Başta ilginç gelse de gerçekten çok güzel bir yemekti. O günü o şekilde bitirip otele dönüyoruz. Ertesi gün hedefimiz trenle yarım saat mesafedeki Sintra şehrine gitmek ama Sintra o kadar güzel bir yer ki orasını farklı bir yazıda anlatacağız. Tüm günü Sintra, Cabo da Roca, Cascais ve Estoril (bu turumuzu farklı bir yazıda anlatacağız)’i gezip akşam Lizbon’a dönüyoruz. Ertesi gün Lizbon’da son günümüz, sadece Porto’dan gidip döneceğimiz günün akşamında bir gece daha kalacağız.

 
Sabah erkenden şehrin sonradan yapılan ilgi odaklarından Parque das Naçoes Bölgesine gidiyoruz öncelikli amacımız Oriente İstasyonundan ertesi gün gideceğimiz Porto biletini almak ve Oceanario’yu gezmek. Oriente’den ertesi gün için biletimizi alıp Tejo Nehri’nin kenarına iniyoruz. Vasco da Gama Köprüsü tüm Tejo Nehrinin üzerinden karşıya ulaşıyor. Köprü dedikse uzunluğunun 17,2 kilometre olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Oceanario aslında bir su tankı, 8.000 tür balık ve 450 tür deniz hayvanını barındıran yapı buraya gelirseniz mutlaka uğramanız gereken yerlerden. Oldukça uzun sırada yaklaşık yarım saat bekledikten sonra içeriye girebiliyoruz. Oceanario’nun bir farklı yanı ise insanların gezdiği bölümler akvaryumlardan daha karanlık bu sayede hem hayvanları rahatsız etmiyorsunuz hem de gördüğünüz her şey daha renkli ve etkileyici oluyor.

 



 
Deniz kaplumbağalarından penguenlere, su samurlarından şakayıklara çok farklı türde pek çok hayvanı bir arada görmek güzel bir deneyim.

 

Hazır hayvanlardan başlamışken şehrin çok daha farklı bir yerinde olan Lizbon Hayvanat Bahçesine gittik. İşte Lizbon’a gelirseniz mutlaka uğramanız gereken bir diğer yer de burası. Türkiye’de hayvanat bahçelerine pek alışık olmadığımızdan çok değişik geliyor bize de.



Yandaki resimdeki yavru maymun çok küçük olduğundan tellerin arasından dışarı çıkmış, yanına yaklaştığımda ise annesi hemen yakalayıp tekrar içeri aldı.


 

 
Hayvanat bahçesinin bir diğer farklı yönü ise tüm bahçeyi gezen bir teleferik olması. Yerden 5 metre kadar yüksekten 15-20 dakikalık bir turla tüm hayvanların kafeslerinin, bölümlerinin üzerinden geçiyorsunuz. Teleferikle gezmek gerçekten zevkli ve buraya gelinirse kesinlikle atlanılmamalı.



 

Çeşit çeşit hayvan gerçek ortamındaymış gibi bir hayvanat bahçesi hazırlanmış. Tabi ki yine kapalılar yine doğadan uzaklar ama en azından ufacık demir kafeslerde değiller.

 
 

Lizbon Hayvanat Bahçesinden çıkınca istikametimiz Praça do Comercio oluyor. Şehrin bir nevi Tejo Nehrine açılan kapısı gibi şehir nerede bitiyor, nehir nerede başlıyor birbirine karışmış durumda. Bu meydanda çok güzel kafeler var, güzel havada mutlaka burada açık bir mekanda oturup sangrea içmeden gitmeyin bu şehirden.
 
Son notlar olarak, özellikle Rua Augusta Caddesinde kestaneciler göreceksiniz, 10 tanesi 2 Avro olarak alıp tadabilirsiniz, üzerindeki beyazlıklar ise tuz aklınızda olsun. Bir de oldukça ekşi ama mutlaka yeşil şarabı deneyin. Koruk halindeki üzümden yapılan bir şarabın ekşi olması beklenemez zaten ama içmedim demezsiniz en azından. Yine Rua Augusta Caddesinde yanınıza yanaşıp kokain gibi uyuşturucu madde isteyip istemediğinizi sessizce soruyorlar, anlamazsanız anlamaya uğraşmayın birisi yanınızda size sessizce bir şeyler soruyorsa yavaşça uzaklaşın.

Lizbon gezilesi görülesi bir yer. Ruhu olan şehirler derler ya, Lizbon kesinlikle o şehirlerden ve fado ile şehrin ruhu sessizliğini bozuyor. Bedeniniz şehirden ayrılırken içinizden bir parça orada kalıyor zira bizim öyle oldu…