Sayfalar

10 Şubat 2014 Pazartesi

Kuala Lumpur

19 Aralık 2013 tarihinde Atatürk Havalimanından Emirates Havayolları ile Dubai üzerinden aktarmalı olarak Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’a geçtik. Bizim ilk uzun mesafeli uçuşumuz olacak. Dubai’ye uçuşumuz 4 saat, sonra Dubai-Kuala Lumpur arası 7 saat olmak üzere toplam 11 saat uçacak olduğumuz için biraz heyecanlıydık. Gezimiz içinde pek çok ilk barındırıyor, bir diğeri de ilk defa Emirates ile uçtuk. İnanılmaz iyi ve düzenli bir havayolu şirketi. Bizi en çok şaşırtan da hosteslerin hepsinin farklı milletten ve kendi aralarında ortak dillerinin İngilizce olması oluyor. Pilot anons yaparken ekiplerinin konuşabildiği dilleri sayarken 10’un üzerinde dil sayıyor. Çok şaşırıyoruz, bizim havayolu şirketlerimizde alışık olmadığımız bir şey. Aktarma sırasında Dubai Havaalanında zamanın nasıl geçtiğini bile anlayamıyoruz, oldukça güzel ve lüks bir havaalanları var. Sabaha karşı saat 04:00 civarında Kuala Lumpur’a yola çıkmaz üzere tekrar uçağa bindik. 7 saatlik yol boyunca üzerinden geçtiğimiz tek ülke Hindistan oluyor, uçuşun çoğu deniz üzerinden. Yerel saatle 15:00 gibi Kuala Lumpur Uluslararası Havaalanına vardık.

Kuala Lumpur'da Gezilecek Yerler

Ülkede herşeyi kısaltarak söylüyorlar bu nedenle heryerde havaalanını KLIA, şehir merkezini KLCC ve şehrin kendisine de KL yazılı olarak görebiliyorsunuz. KLIA ve KLCC arasındaki en hızlı ulaşım trenle, biz de tren biletimizi havaalanında alıp Santral Tren İstasyonuna geldik. Gerek havaalanında gerekse trene geçersen hiç açık havaya çıkmadığımızdan ekvator bölgesinde havanın nasıl olduğunu burada anladık. Sıcak bir anda duvar gibi çarpıyor insana. İnsanı sıcaktan daha fazla etkileyen şey ise havadaki nem. Şehirde toplu ulaşım yaygın fakat duraklar arası mesafe uzun ve aktarma yerlerinde duraktan durağa geçmek oldukça zor. Bu nedenle aceleniz olduğu durumda taksi kullanmayı tavsiye ederiz, zira biz kullanmadık ve otele ulaşmak için 1 saatten fazla zaman kaybettik. O kadar sıcakta taksi ücretine hiç değmez ki taksiler bizdekinden çok daha ucuz. Şehir merkezindeki Dorsett Recency Otelde 2 gece kalacağız. Otele yerleştiğimiz gibi hemen şehri gezmek üzere akşam dışarı çıkıyoruz. Dışarısı inanılmaz derece sıcak olmasına rağmen otel odası üşütecek kadar soğuk. İlk istikametimiz şehre gelen herkesin olduğu gibi Petronas Kuleleri oluyor. Işıl ışıl kuleler yıllarca dünyanın en yüksek binası olarak kalmışlar ve halen şehrin en çok turist çeken noktası. Kulelerin altında Suria KLCC adlı bir AVM bulunuyor. Daha ilerde anlıyoruz ki Uzakdoğu’da gezdiğimiz KL, Singapur ve Bangkok’ta inanılmaz sayıda AVM var.
Petronas Kulelerinin önü fotoğraf çeken turistlerle dolu. Hatta daha rahat fotoğraf çekilebilsin diye kuleyi en iyi gören yere merdiven yapmışlar ki aşağıdan daha rahat çekebiliyorsunuz. 1998 yılında yapılan kuleler 452 metre yükseklikleriyle 2004 yılına kadar en yüksek binaymış.


Kulelerin önünde uzun uzun zaman geçirip fotoğraf çektikten sonra Çin Mahallesine gitmek üzere skytraine biniyoruz. Skytrain bizim metro veya tramvayların tersine zeminden 5-6 metre yüksekte kurulan yollar üzerinden giden raylı hatlar. Şehir trafiğine hiç girmiyor ve hiç de etkilemiyorlar. Köprüler üzerinde şehri dolaşan metro hatları gibi düşünebilirsiniz. Çin Mahallesine gelmeden ilk durağımız Sri Mahamariamman Tapınağı oluyor. 1873 yılından kalma Hindu tapınağı genelde görmeye alışık olduğumuz cami ve kiliselerden mimarisiyle oldukça farklı. Tapınak kapanmış olduğundan giremiyoruz ama farklı mimarisiyle kapısı dikkatimizi çekiyor. Kapının üzerinde yer alan küçük bir kule şeklindeki yapı üzerinde yüzlerce rengarenk heykel barındırıyor. Tapınağa giremeyince istikametimiz gece pazarı ile ünlü Jalan Petaling (Petaling Sokağı) oluyor. Çin Mahallesinin kalbi konumunda olan bu sokak, kocaman bir pazar yeri gibi. Yanyana dizilmiş dükkanlar, hediyelikçiler yol boyunca satış yapmaya çalışıyorlar.


Sokağın hemen çıkışında yol boyunca dizilmiş yemek dükkanları diziliyor. Çeşit çeşit etlerin, meyvelerin satıldığı dükkanlar çok değişik geliyor bize. Malezya Müslümanların çoğunlukla olduğu bir ülke olmasına rağmen burada domuz eti de diğer etlerle birlikte satılıyor. Bunda tabi Çin mahallesinde olmamızın da payı büyük olmalı. Burada ilk defa rambutan, durian ve mangosteen gibi görmeye alışık olmadığımız meyveleri görüyoruz.


Renkleri, şekilleri alışık olduğumuzdan çok çok farklı. Hazır bu kadar bol yemek seçeneği bulmuşken ben balıklama atlıyorum. Çöp şiş gibi bir parça ahşap şişe geçirilmiş seçenekler arasında neler yok ki. Çeşit çeşit etler, sebzeler var önümüzde, fiyatlarsa çöpün boyalı olduğu renge göre 4 farklı tutarda belirlenmiş. Ben kendi adıma deniz ürünlerinden yana tercihimi yaptım ve kalamar ve bebek yengeç istedim. İçeride kalabalık masalar arasında kendimize bir yer bulup oturduk. Masaların altında yer alan bir tüp masa üzerinde yemeklerin soğumaması için tencere gibi bir kabın içindeki suyu sürekli ısıtıyor. 15-20 dakika bekledikten sonra soslu kalamarım ve bebek yengeçlerim geliyor.


Kalamar kesinlikle denenmesi gereken bir tat. Hafif tatlı acılı sosuyla inanılmaz lezzetli. Bebek yengeç ise yengeçler çok küçük olduğundan oldukça kuru ve çıtır. Yemeğimizi yedikten sonra merkeze dönmek üzere skytrain durağına doğru yürürken yol kenarında satılan durianları görüyoruz. Gezimize çıkmadan önce hakkında çok şey okuduğumuz bu meyve kokusuyla ünlü. Kokusu çok kötü tadı ise çok güzel olarak anlatılan meyveyi denemeye karar verip aldık. Kokusu gerçekten çok kötü ama tadı anlatıldığı gibi güzel değil…kokusu soğan, tadı ise ezilmiş soğanlar gibi.


Resimde gördükleriniz ise sırasıyla mangosteen, rambutan ve durian. Skytrain ile şehrin merkezi Bukit Bintang’a gittik. Lüks mağazaların ve AVM’lerin bulunduğu bu cadde ülkenin modern yüzü durumunda. Caddeler oldukça kalabalık ve hareketli. Gittiğimiz dönemin de etkisiyle sokaklar yılbaşı süslemeleriyle dolu. Caddede kısa bir tur atıp o günü bitiriyoruz. Sabah erkenden Batu Mağaralarına gideceğiz. Ertesi gün sabah erkenden skytrainle Sentral Tren İstasyonuna gidiyoruz. Şehir dışında gitmek istediğiniz çoğu yere buradan trenle ulaşmak mümkün. Tren istasyonunda oldukça ucuza tren biletimizi alıyoruz. Trenin bazı vagonları sadece kadınlara ayrılırken bazılarında karışık olarak oturabiliyorsunuz. Yarım saatlik bir yolculukla Batu Caves durağında iniyoruz. Durakta inip biraz yürüdükten sonra sizi ilk yemyeşil boyalı maymun yüzlü 6-7 metre boyunda bir heykel karşılıyor.


Batu Mağaraları ülke nüfusunda az bir bölüm oluşturan Hindu’ların en önemli ibadet yerlerinden ve önemli bir turizm çekim merkezi. İlk girdiğimizde bizi karşılayan maymun-tanrı heykelinden sonra ikinci karşılayanlar gerçek maymunlar oluyor. Daha önce bölge ile ilgili okuduğumuz yazılarda maymunların heryerde olduğu ve insanları rahatsız ettikleri yazılıydı fakat bunun hiçbir aslı yok. Hayvanlar insanlara yaklaşmıyor bile.



Kendileri için koyulmuş meyveleri yiyip insanları uzatan seyrediyorlar. Sadece badem vermek için elimi uzattığımda bir tanesi gelip elimdeki bademleri aldı. Vahşi bir hayvandan beklenmeyecek kadar yumuşak elleri olmasına şaşırdım doğrusu.


Batu Mağaraları aslında tek bir tapınaktan oluşmuyor. 4-5 tane farklı yerlerde tapınak, sırf Hindu inançlarından oluşan bir heykel galerisi, hediyelik dükkanları ve tabi ki upuzun bir merdivenin sonunda ulaşılan mağaradan oluşan bir bölge. Trenin çıkış kapısından sonra hemen solda rengarenk heykelleri ile ilk tapınak çıkıyor karşımıza, tapınağın az ilerisinde büyük bir mağaza ağzı önünde kocaman heykelleri ile galerinin kapısını oluşturuyor. İçeride uzun bir koridorda yüzlerce Hindu dinine ve mitolojisine ait heykel rengarenk koridoru ve duvarları süslüyor. Rengarenk insanlar, ceylanlar, maymunlar Hint efsanelerinden sahneler canlandırıyor.




Batu Mağaraları turumuzda benim en çok hoşuma giden kısım burası oluyor. Tamamen bizden çok farklı bir kültürün hikayelerini anlatan heykellerin renkliliği, çeşitliliği ve gerçekçiliği çok hoşumuza gidiyor. Heykel galerisinden çıkıp 10 dakikalık yürüyüşle Batu Mağaralarının asıl merkezi olan ana tapınak bölgesine geldik.



Dağın içinde yer alan mağaraya ulaşmak için 272 adet basamaktan oluşan yüksek bir merdiveni tırmanmak lazım. Merdivenin yanında ise oldukça yüksek 43 metrelik altın renkli heykel oldukça gösterişli. Hindular bu merdivenleri tanrılarına adaklar için su, süt dolu kovalarla, yeni doğmuş çocuklarını taşıyarak çıkıyorlarmış. Biz sadece merdivenlerde çocuk taşıyan bir adamla karşılaştık, çocuğun kafasına değişik bir şey sürmüşlerdi. Uzun bir tırmanma sonrası merdivenlerin başında dağın içlerine doğru ilerleyen mağaraya ulaştık.


İlk girdiğimiz yerden sonra yaklaşık 50 metre ilerde kısa yeni bir merdiven başlıyor ve asıl tapınağın olduğu mağaranın kalbine doğru ilerliyor. Son kısma geldiğinizde mağaranın üst tarafı gökyüzüne açılıyor.


Mağaranın içinde yer alan tapınak da tam da bu noktada yer alıyor. Pek büyük ve gösterişli olmayan tapınak mağaranın tam kalbinde mütevazi bir şekilde duruyor.


Bölge Hindu’lar için kutsal olduğundan kalabalığın büyük çoğunluğunu Hindu halk oluşturuyor. Kutsal günlerinde burasının oldukça kalabalık olduğunu daha önce bir yerlerden okumuştuk. Merdivenleri inmeye başlarken, yolda bir rahiple karşılaşıyoruz, oldukça güler yüzlü olmasına güvenip Zeynep fotoğraf çektiriyor kendisiyle.


Ardından yürüyerek tekrar tren durağına doğru yürürken kapının yan tarafında yer alan turistler için yapılmış bir parka giriyorum, Zeynep dışarda beni beklemeye karar veriyor. İçerde pek bir şey yok ama içinde koi balıklarının olduğu yapay gölün üzerinden yürümek zevkli.


İçeride benim için güzel olan piton yılanıyla fotoğraf çektirmek oluyor. Dendiği gibi soğuk bir hayvan değil ama kolları veya bacakları olmadığından insanın üzerindeki boğum boğum hareketi çok değişik bir his.


Trene binip tekrar Sentral Tren İstasyonuna gelip gündüz vakti görmek için Sri Mahamariamman Tapınağı’na gidiyoruz tekrar. Ayakkabı ile içeri girmek yasak olduğundan, ayakkabılarımızı kapının yanında, yol üzerindeki görevlilere bırakıp içeri giriyoruz. Hindu tapınaklarının özelliği inanılmaz canlı renklerle bezenmiş olması.



Hintlilerin sadece kıyafetlerinden değil tapınaklarından da ne kadar renkleri sevdikleri anlaşılıyor. Tam olarak ne yaptıklarını anlayamadığımız çeşitli ayinler yapıp tanrılarına meyve ve çiçeklerden oluşan adaklar sunuyorlar.


En turist halimizle şaşkın dolaşırken çok güzel bir kız çocuğu gülümseyerek poz veriyor bize. Bir çocuğun gülümsemesi nereye giderseniz gidin görebileceğiniz en güzel manzara… Sri Mahammaiamman’dan sonraki durağımız 1888 yılından beri aktif olan Central Market oluyor. Hediyelik veya sadece gezmek için mutlaka uğranması gereken yerlerden. Rengarenk uçurtmalardan tutun da antika eserlere kadar herşeyi bulmak mümkün burada. Akşam karanlığı bastırdığından ve artık Kuala Lumpur’da son günümüz olduğundan tüm yorgunluğumuzu bir kenara bırakıp son bir gayretle tekrar dolaşmaya başlıyoruz. İlk noktamız iki nehrin tam kesişiminde yer alan Mesjid Jamek oluyor.


Cami, bizdekilerden mimari anlamda farklı. Öncelikle o bölgede havalar çok sıcak olduğundan camiler de genelde avlu gibi ve duvarlarla kapalı değil. Bir de bizdeki gibi yüksek kubbeli bir yapı genelde yok. Tamamen bizdeki mimariden farklı olan cami oldukça kibar ve narin bir yapı. Aynı zamanda iki nehrin tam kesişim yerinde olduğundan uzaktan bakınca bir ada gibi görünüyor. Mesjid Jamek’ten sonraki durağımız yine o bölgedeki Sultan Abdul Samed Binası oluyor. Devlet kurumları için kurulmuş bina saat kulesi ve özellikle yivli merdivenleri ile estetik açıdan çok güzel bir bina.


Daha sonra Bukit Bintang’a akşam yemeği için gidiyoruz. Bukit Bintang’a bağlanan yollardan birisinde oldukça kalabalık bir caddede akşam yemeği için oturuyoruz. Pilav, tatlı ekşili tavuk ve ülkenin en ünlü yemeklerinden tavuk satay istiyoruz. Yemekler oldukça lezzetli, özellikle yemeklerden önce biranın yanında getirilen fasulye gibi olan tatlı yiyecek gerçekten çok güzel. Pilav kendi mutfaklarına göre sebzeli ve yumurtalı, tatlı ekşili tavuk Çin mutfağından pek farklı değil ve güzel.Tavuk satay ise aslında bizim tavuk şişe benziyor ama tavuklar daha baharatlı ve bir sosta pişirilmiş ve denemekte yarar var. Daha sonra caddede kurulan ve oldukça kalabalık çarşıya giriyoruz. Neler yok ki? Tropik meyveler, yengeçler, tavuk kızartmaları, hediyelik eşyalar. Özellikle bizim gibi bu bölgenin çeşitliliğine alışık olmayanlar için pazarda gezmek bile çok eğlenceli.


Daha önce görmüş olmamıza rağmen yemediğimiz meyveleri denemeye karar verip mangosteen, rambutan ve ejderha meyvesi alıyoruz burada. Aldığımız kadından meyveleri nasıl soyacağımızı da öğreniyoruz. Şekilleri çok farklı olan meyvelerin tatları da değişik. Biz en çok rambutanın tadını beğeniyoruz, oldukça tatlı ve sulu.


Şekil olarak en değişik olan meyve ise içi kıpkırmızı ve kivi gibi küçük çekirdekli olan ejderha meyvesi, oldukça sulu olan meyenin tadı ise görüntüsü kadar etkileyici değil. Biraz daha tatsız kalıyor diğer meyvelerin yanında. O günü sonlandırıp ertesi gün erkenden Singapur’a gitmek üzere otelimize gidiyoruz. KL’de değinmemiz gereken diğer bir husus ise 2 tane havaalanı var. Aralarında 20 dakikalık bir mesafe olsa da hangi havaalanından uçulacağına dikkat edilmesi lazım. Bizim ertesi günkü uçuşumuz Airasia Havayolları ile LCCT havaalanından oluyor. KLIA’nın tersine LCCT devasa bir otobüs terminali gibi, tamamen keşmekeşten ibaret. KL’nin en hoşumuza giden yanı, Malezya’yı oluşturan Malay, Çinli ve Hindu’ların hep beraber birbirleriyle problemleri olmadan yaşamaları ve sürekli güler yüzlü olmaları oluyor.

3 Şubat 2014 Pazartesi

Venedik


Biliyordum ki yeniden gelmek isteyecektim bu şehri ilk gördüğümde. Bende ki cazibesi; eskiliği, sükûneti belki de suların içinde gelin gibi nazlı nazlı süzülmesiydi. Bir delilik yaptık ve sadece hafta sonu için Venedik’e bilet aldık , dünyada ne zaman güzel köprülerle kurulmuş bir kent görülse ,sık sık oranın güzelliğini betimlemek için kullanılan ‘kuzey’in Venedik’i, Asyanın venedik’i gibi tabirlerin ana yeri olan bu güzel kente yeniden geldik. Cumartesi sabah THY’nin 07:55 uçağı ile Venedik’e uçtuk,09:30 civarı havaalanındaydık. Aklımızda geçen sefer benim gidemediğim Murano-Burano adalarını bu kez kesin görmek vardı. Otelimiz merkezde (San marco meydanına yakın) olduğundan ve pazar dönüşümüz akşam olacağı için merkeze uzak yerleri ilk gün görmek daha cazip geldi, sırt çantamız olduğundan havaalanından direkt Murano adalarına geçmek için tourism infonun yanında Alilaguna feribot bileti ile 36 saatlik ACTV card aldık. Actv kart nedir diyeceksiniz. Hemen bahsedelim, Venedikte ulaşımın büyük bir kısmı denizyolu ile sağlanıyor ,karayolu ulaşımlarını görmeniz şehir içinde mümkün değil,tek görebileceğiniz yer San Marco havaalanından Venedik şehir merkezine bağlanan Piazzale Roma durağına giden iki karayolu otobüs servisi ve bu meydana 5 dk. uzaklıkta olan Santa Lucia tren istasyonu. ATVO ve ACTV iki farklı firma.ACTV card 12,24 ,36,48,72 saatlik veya 7 günlük alınabiliyor.Bu kart ile havaalanından gelen otobüs dahil tüm actv olan vapurettolarda satın aldığınız saat dilimi içerisinde sınırsız faydalanılıyor. Alilaguna ve ATVO otobüsü için bu card geçerli değil.Detaylı bilgilere www.actv.it ya da www.hellovenezia.it adresinden ulaşabilirsiniz. Adaya giderken San Michelle adasını görüyoruz,Napolyon fermanı ile ölülerin şehir merkezine gömülmesi yasaklanmış ve bu ada mezarlık için kullanılan bir yer haline gelmiş. Adada toprak sıkıntısı olduğu için neredeyse üst üste gömülen bedenler yaklaşık 10 yıl kadar tutulduktan sonra yer kazanmak için çıkarılıp başka bir yere alınıyor. Sayıca az olan Protestanlara ise kendi alanları içerisinde sınırsız kalmalarına izin verilmiş.
Suların üzerinde kocaman kazıklar göreceksiniz bunlar denizyolu ulaşımının şeritleri ve yönleri diyebiliriz.Bunlar sayesinde yol ve iz daha kolay bulunabiliyor. San michelle durağından bir sonraki durak Colonna durağı.Artık Murano adasına adım attık.Dört vapuretto durağı var adada,Murano adası cam işçiliği ile ünlü. Aklınıza gelebilecek en ufak objeden kocaman avizelere kadar herşey rengarenk bir şekilde cama işlenmiş. Fiyatlar el işçiliği olması sebebiyle pahalı, hele ki ada olması sebebiyle aynı ölçekte bir ürünü Venedikten daha ucuza bile alabilirsiniz. Ama nereden olursa olsun bu objelerden kendinize mutlaka almanızı tavsiye ederiz .Ben en çok çeşitliliği elbette ki yeri olan Murano’da gördüm.Sıra sıra dükkanlar iki tarafına dizilmiş küçük kanalların.


Adayı geziyoruz,küçük köprüler burada da var,evler sırasıra bitiş dizilmiş,adanın faaliyette olan iki kilisesinden biri olan San Pietro Martire giriyoruz,içinde Bellini’nin eseri olan çok güzel bir mihrap var. Gözlük camının ilk kez Venedik’te Murano’lular tarafından yapıldığını biliyor muydunuz? Cam ustaları zamanında çok ayrıcalıklara sahipmiş burada. Ada’da cama nasıl şekil verildiğini de izleyebilirsiniz.Adanın tek müzesi de tahmin edebileceğiniz giibi cam müzesi.Cam müzesinden ilerledikten sonra adanın diğer kilisesi olan Santi Maria e Donata’ya geliyoruz.Venedik-Bizans mimarisinin bu çevrede yer alan en güzel örneklerinden biri. İçerisindeki mozaik zemin ve kubbedeki 12.yy dan kalma Madonna mozaği mutlaka görülmeli. Vapurettalar ile Burano adasına geçiyoruz. Burası rengarenk boyalı evlerin sıra sıra olduğu ve aradan minik kanalların geçtiği bir ada. Eskiden denizciler gece geç geldiklerinde evlerini daha kolay seçebilsinler diye rengarenk boyarlarmış. Bu gelenek bozulmamış evler rengarenk içimizi açıyor, bu adada evinizin rengini canınızın istediği gibi değiştiremiyorsunuz o da izine tabi. Yanımızdaki yiyeceklerle hem adayı gezip hem karnımızı doyurduk. Adanın dantel işleri çok meşhur hatta burada bir okul da kurulmuş, adanın bayan sakinleri buraya gidiyorlarmış.Makine işi olanlar ucuz fakat el yapımı olanlar farklı fiyata satılıyor.


Gezerken maskeler dikkatimizi çekiyor ve bir dükkana giriyoruz. İçerisi iki farklı odadan oluşan harika maskelerle dolu, kendimize çok güzel bir maske seçtik ve dükkan sahibi ile ayak üstü sohbet ettik çok sıcaklardı bizim Türk olduğumuzu öğrenince Fenerli Rambo’dan bile bahsetti Dün akşam Türkiye’yi tanıtan bir program vardı Tv’de,mavi bir cami gördüm bir meydan vardı diyerek aklında kalanları anlattı biz de Sultanahmet ile ilgili bilgi verdik Türk halkına çok sıcak davranan bir ülke İtalya.Ne de olsa Akdeniz ülkesiyiz.

Artık adalar turunu tamamlamalıyız, vaktiniz varsa Torcello adasına da gidebilirsiniz.Burano’dan Fondamente Nove durağına vapuretto ile geliyoruz,burası Venedik’in adalara giden ana durağıdır.Gesuiti’nin köşesindeki Palazzo Dona Delle Rose sarayı bu bölgede ki en ilginç yapı olup,iç mekanı 90 derece açı yapmak yerine suya paralel.
Venedik’in o eski dar kanalları arasından yürüyerek Cannaregio bölgesine geliyoruz.Kuzeyde yer alan bu bölgeyi gezmek istememizin amacı Yahudilerin Campo Ghetto Nuovo -Getto mahallesini görmek.

Getto,yüzlerce yahudinin imparatorluk ordusundan kaçması sonucu ortaya çıkmış.1516’da şehrin tüm Yahudileri buraya taşınmaya zorlanınca burası Yahudi mahallesine dönüşmüş. Geceleri buranın kapıları kapanırmış. Bazı zamanlarda mültecilerin buraya sığınması ile nüfus artmış.Diğer İtalyan vatandaşları ile aynı statüye kavuşmaları uzun yıllar almış. Vaktiniz kısıtlıysa çok zaman kaybetmeyin. Küçük kanal köprülerinden geçip Santa Lucia tren istasyonunun olduğu alana geliyoruz burası çok hareketli.Hemen yanında bulunan Scalzi’ye giriyoruz içerisi koyu mermerlerle kaplı,scalzi çıplak ayak anlamına geliyor. Bazı parçaları Academia müzesinde bulunan çok görkemli olan bir tavanı varmış eskiden.Savaşta harap olmuş.Bizim vaktimiz olmadığı için Academia müzesine gidemedik .Bir sonraki gezimizde bu müzeye zaman ayırmak istiyoruz. Tren istasyonunun tam karşı kıyısında San Simeon Piccolo’yu görüp yeşil kubbeli bu yapının fotoğraflarını çekiyoruz. Akşam olmak üzere,santa croce bölgesinden ayrılıp otelimizin olduğu bölge san marco meydanına geliyoruz. Burası aslında Venedik’in tam kalbi.İç çekiş köprüsü(ponte dei sospiri) ve San marco meydanını hızlıca dolaşıp yağmurun başlaması sebebiyle hemen otele check in yapmak üzere geçiyoruz.Biraz dinlendikten sonra akşam yemek yemek ve dolaşmak için tekrar dışarı çektık,meydan yağan yağmur yüzünden suyla dolmuş.zaten bir bakıyorsunuz sulardan geçilemez hale gelmiş tahta ve demirlerden bir yol konulmuş bir bakmışsınız kupkuru bütün sular çekilmiş bu da Venedik’in güzelliği,kendine has bir durumu. Venedik’in o harika vitrinlerini her zaman çok beğenirim,İtalya bence modanın merkezi ve Fransa’dan önde diye düşünüyorum. Vitrin dizaynlarındaki estetik görüntü insanı etkiliyor,burada en iyi gözlükleri,en iyi kumaştan yapılmış mantoları,takımları ya da harika derili eldiven ve ayakkabıları bulabilirsiniz. Elbette ki adaya ulaşımın deniz yolu ile olması, nakliye zorluğu ile beraber fiyatları arttırıyor. Yemeğimizi Trattoria A La Bricolla’da yedik, pizza ve ev yapımı şarap istedik,içerisinin sıcak ve hoş bir görüntüsü vardı.Oradan çıktıktan sonra dolaşarak Rialto köprüsüne geldik.Venedik’te ışıklandırma biraz zayıf.Böyle bir kentten daha şaşalı bir ışıklandırma bekliyorsunuz ancak belki bir sebebi vardır , kış olduğu için belki daha az kalan insan var ,belki de böylesi daha gotik olduğu için. Rialtonun arkasında çok hediyelik eşya satan dükkanlar var tabi hepsi kapalı olduğu için sabah gelip alışveriş yaparız diye düşündük.Hava gecenin ilerleyen saati olması sebebiyle iyice soğuk olmaya başladı ve bir dükkana attık kendimizi sıcak çikolata istedik meğerse artık geç olduğu için makineyi kapatmışlar,ama inanırmısınız bizi ikilettirmeden,bize sıcak çikolatayı yaptılar o jeste o kadar çok mutlu olduk ki anlatamam.İtalya’yı seviyoruzzz Artık dönme vakti geldi,gelirken pontei dei sospiri’nin önünden geçip otele vardık.Otelimiz kanal gören bir yerde ve sabah Venedik gondolcularının aryası ile uyanıyorsunuz.Sabah erkenden kahvaltı yapmadan önce hemen San Marco meydanına çıktık dükkanlar yeni yeni açılıyordu. Campanile deniz feneri ve çan kulesi olarak yapılmış. Üzerindeki beş çanın her birinin ayrı işlevi varmış. Biri günün başlangıcını ve sonunu, diğeri üyelerin acele etmesini işaret edermiş, Üçüncü olan senatonun toplanacağını, en küçük dördüncü yada beşinci olan infaz ilanı içinmiş.

Torre Dell’Orologio (Saat Kulesi) rivayete göre saati yapanlar üç yıl boyunca köle gibi çalıştırılmış ve daha sonra buna benzer bir yapı yapmamaları için gözleri oyulmuş.Rehberli tura katılıp beş katını da gezebilirsiniz. Basilica di san marco:Aziz Marcus’un naaşı iki tüccar tarafından İskenderiye’den kaçırılır ve Venedik’e getirilir,hemen basilica’nın inşaatı başlar ve aziz markus’a adanır,muhteşem bir kilisedir,San Marco ‘nun kapısında bulunan atların orjinalleri kilisenin içinde bulunur.Mutlaka ziyaret edilmeli.Biz gittiğimizde sağ kanadı restorasyondaydı.

İç çekiş köprüsü (pontei dei sospiri):1600 lü yıllarda yapılan köprü halk tarafından bu adı almış.Geçit boyunca yürütülen tutsakların iç çekişinden ismini alan bu köprüde insanlar son kez dilekte bulunurmuş.

Angelina Jolie ile Jonny Deep’in oynağı Tourist filminin çekildiği Hotel Danieli’de bu meydanda bulunuyor. Meydanı gezdikten sonra kahvaltı yapmak için otele geri döndük,check outumuzu yaptık,artık otele geri dönmeyip uçuş saatimize kadar kenti gezeceğiz. Dolaşarak Hard Rock cafe’yi ve çevresini görüp Rialto köprüsüne geldik bir gondolcu ile anlaşıp hemen gondola bindik.Buraya gelip gondol’a binmeden dönerseniz geziniz eksik kalır.Büyük kanal’da salına salına giden gondollor fotoğraf karemize girdi.Gondolcu çok sempatik bir italyandı,hem şarkı söyleyip hem de anlatarak eğlenceli bir gezi geçirdik.


Hemen Rialto köprüsünün yanındaki meşhur Cafe’de tiramissu yedik ve cappucino içtik,italya’nın değişik kentlerinde değişik tiramissular yapılmakta, mesela Venedik’te yediğimiz muhallebi gibi daha akışkan, kahve İtalya’da çok lezzetli. Rialto köprüsündeki duraktan büyük kanal’da tur yapmak için vapuretto’ya bindik,Academia müzesi,Palazzo Grassi,Ponte Dell Academia’ya(demir köprü) kadar geldik. Amacımız Venedik’in en güzel silüetini görebileceğimiz karşı yakası Dorsoduro bölgesine geçmekti hemen durakta inip son bölgeyi gezmeye başladık. Accademia ve Guggenheim koleksiyonu bu bölgede. Bölgenin en ucuna kadar gittik. San Marco meydanının tam karşısındaki kıyıdan şehri görmek gerçekten çok güzeldi. Dorsoduro tarafının karşısına ‘la Gıudecca’bölgesine vapurettolar ile geçtik,ordan da ısola di san Giorgio maggiore’ye. San Giorgio Maggiore’nin üstüne çıktık ve yukardan Venedik’e bakmak içimizi açtı resmen.


Vapuretto ile San Marco meydanına geri döndük.Dünyanın en iyi cafeleri arasında yer alan Florian cafe’ye uğramalısınız.Ama fiyatların yüksek olduğunu söylememiz lazım.
Pontei dei sospiri’nin arka kısmından da köprüyü görüp,rialtoyu son bir kez gördükten sonra hediyelik eşyalarımızı da alıp artık havaalanına gidiyoruz.Dopdolu geçen bir haftasonu Venedik’in tarih,sanat,dinginlik ve kendine has yapılaşmasının seyri ile sona eriyor.Bir de karnaval zamanı gelmeyi deneyin…


27 Ocak 2014 Pazartesi

Münih

09 Temmuz 2013 Münih. Salzburg’a gitmişseniz Münih’e geçmek çok kolay. Biz de tatil planımıza hemen bu güzel kenti dahil ettik, sık aralıklarla iki kent arasında düzenli tren seferleri var, yaklaşık iki saat sürüyor. Münih rahat yaşam tarzıyla Almanya değil de daha çok bir Akdeniz şehri gibi. Almanya’nın Bavyera Bölgesinin başkenti. Almanya’nın o çok söylenen kuralcı, sıkıcı hayatından pek eser yok burada. Otelimiz, tren istasyonuna (Haupt Bahnhof) beş, on dakika mesafede. Sabah çok erken gelmemize rağmen odamız hazır ve erken check-in yapmamıza izin veriyorlar. Sadece bir günümüz var ve amacımız Münih’in altını üstüne getirmek. Hemen eşyalarımızı bırakıp üzerimizi değiştirdikten sonra notlarımızı alıp çıkıyoruz. O da ne?... Havanın 30-35 dereceye yakın olduğu sıcaklıkta rüzgarı nasıl bulduysam notlarımın bazıları rüzgarla arabaların önüne uçuyor, canımız sağolsun elimizde bol bol notumuz var nasılsa. İlk durağımız Innenstadt, yani kent merkezi. Münih,metro, tren, tramvay, otobüs gibi her türlü ulaşım ağının mükemmel olduğu bir şehir. Kent merkezi ve çevresi ise yürüyerek keşfetmek için ideal.
Merkeze açılan 3 kapı var. Isartor, Karlstor ve Sendlinger Tor. Biz Karlstor kapısından girerek dosdoğru Marienplatz’a çıktık. Burası Münih’in kalbi. Yayaların rahatlıkla gezebildiği geniş bir meydan. Mariensaule (Bakire Meryem Sütunu) ve Fischbrunnen anıtını görüyoruz. Fischbrunnen Anıtını’nın olduğu havuza eskiden çıraklığı biten kasaplar atlarmış. Bakire Meryem Sütunu tabanındaki figürler ise veba, açlık, savaş ve dini temsil atıyor. Sütunun en üstünde Münih’i koruyan ve gözeten Meryem var. Sol kolunda İsa, sağ elinde ise bir asa tutuyor. Meydanda tüm heybeti ile duran ise Altes Rathaus (Eski Belediye Sarayı). Her gün belirli saatlerde (sanırım 12:00) 43 çanı bulunan Glockenspiel’i izleyebilirsiniz. Akşam 21:00 civarı başka bir figür olan melek ve keşisin kutsanması görülebilir.

Meydanda dolaştıktan sonra Marienplatz’da ilerleyip sağ taraftaki pazara giriyoruz. Tipik Avrupa pazarlarından birisi, çiçekçiler, hediyelikçiler ve yemek yenilecek yerlerle dolu. Hemen aklımıza acıktığımız geliyor. Açık havada self servis bir yere oturuyoruz. Tavuk ve bira alıyoruz, o kadar kalabalık ki boş yer bulmak neredeyse imkansız. Soğuk biramız eşliğinde meşhur şnitzeli yiyoruz yanında patates salatası gibi bir garnitür var. Ayrıca ünlü Pretzel’i burada ilk kez deniyoruz. Simite benzeyen ancak susamı olmayan onun yerine iri tuz taneleri olan çörek gibi bir şey. Biraya eşlik etmesi için ilk kez Bavyera bira fabrikaları üretmiş. Karnımızı doyurduktan sonra Münih’te en eski kilise olan Peterkirsche’ye girmekle kalmayıp en tepesine çıkıyoruz. Buradan Marienplatz’a bakmak harika. Altes Rathaus, Frauenkirsche, Neues Rathaus, Oyuncak Müzesi…Hepsini yukarıdan görmek mümkün. Meydanda dolaştıktan sonra Frauenkirsche (Meryem Ana Kilisesi)’ye giriyoruz. İki kulesi ve altın bir kubbesi var. Kral IV. Ludwig’in mezarı burada.



Sıradaki hedefimiz BMW Museum’u görmek. Hemen bilet alıp metro ile dünyaca ünlü motor şeklindeki mimarisiyle meşhur BMW Binası’na geliyoruz. Müze hatiç BMW Welt’teki showroom da harika otomobiller bir bir sergileniyor. İsteyen içine girip iç sistemlerini de inceleyebiliyor.

Karşı yola geçen köprü ile (burası BMW Museum tarafı) Olympia Park’a gittik. 1972 Olimpiyatları için inşaa edilen dev bir spor kompleksi. Üzerine çıkmadık ama televizyon kulesi olan Olympiaturm’dan tüm Münih görülebiliyor. Daha Oktoberfest ve Englısher Garten’in göreceğimiz için fazla vakit kaybetmeden çıkıyoruz. Bu arada 2005 yapımı 1972’de Münih Olimpiyat Oyunlarında yaşanan ve İsrail’li 11 sporcunun ölümü ile sonuçlanan katliamı anlatan Münih filmine gönderme yapmadan geçmek istemiyorum. Metro ile Oktoberfest alanına geliyoruz.

Belki de her yıl dünyanın en beklenen festivallerinden birine ev sahipliği yapan arenadayız. Tabi gittiğimiz ay temmuz, alan boş, ancak oraya kadar gidip o havayı solumazsak bir şeyler eksik kalırdı. Festival, her yıl eylülün son haftası ile ekimin ilk günleri arasında düzenlenen, milyonlarca insanın geldiği ve Münih’i Münih yapan en önemli aktivitelerden birisi. Alanın adı Theresienwiese olarak geçiyor. Meydanda Ruhmeshalle var. Münih’i temsil eden çok büyük bir kadın heykeli. Arkasındaki merdivenlerden çıkıyoruz, Ünlüler Holü olarak geçiyor adı. Pek çok ünlünün büstünü görüyoruz.

Akşam olmak üzere. Metro ile kuzeyde Isar Irmağının kıyısında yer alan o harika park “Englisher Garten”e gidiyoruz. Kentin en büyük bira bahçesi burada, Çin Kulesinin yanında. Hayatımda gördüğüm en büyük park. Hem de şehrin göbeğinde. Bu parka Siegestor (Zafer Anıtı)’dan geçerek girdik. İki tarafında yol olan caddenin tam ortasında olan bu kapı estetiğiyle gözümüze hitap ediyor.



Japonya tarafından hediye edilen Japon Çay Evine de gidebilirsiniz. Parkta bisiklete binenler, piknik yapanlar (bizdeki gibi mangal kültürü asla değil), kitap okuyanlar, güneşlenenler, köpeğini gezdirenler, frizbi oynuyanlarla dolu. Gözüğünüzün alabildiğince (13 kilometrelik) yemyeşil bir dünya düşleyin, kentin oksijen deposu. İşten çıkanlar takım elbiselerle bisiklete binip gelmişler, arkadaşlarıyla bira içip günü bitiriyorlar. Bunları görüp niye bizim ülkemizde de bu kadar yeşil içinde şehirden bir kaçış olmadığına üzülüyorum. Bu arada Amsterdam’dan sonra en çok bisikleti Münih’te gördüm. Parkı dolaştıktan sonra yemek vakti diyoruz ve Çin Kulesinin önündeki bira bahçesinde bulunan banklardan birisine yerleştik.

Biz tavuk alırken, Faruk da kocaman bir kaburga aldı, ne eti olduğunu halen bilmesek de hayatında yediği en lezzetli etlerden birisi olduğunu hala söyler. Yanımızdaki Almanlar bıçakla yemekte zorlandığını görünce kendilerinin normalde elle yediklerini söyleyince Faruk da elle yemeğe başladı. Belki ondan mı bu kadar lezzetli geldi? Buraya kadar gelip de Allianz Arena’yı görmeden dönmek olur mu?Gidişimiz metro istasyonlarından birinin bakımda olması sebebiyle biraz meşakkatli de olsa kısmen metro kısmen otobüs ile dünyaca ünlü münihin stadı Allianz Arena’ya ulaştık,bizimle birlikte gelen bir de Brezilyalı bir aile vardı.Çok sıcaklar hem sohbet ettik hem de anı ölümsüzleştirdik.

Gece merkeze geri döndük, son bir kez daha Marienplatz’ı akşam görerek Avcılık ve Balıkçılık Müzesinin dışında yer alan bronz yaban domuzu ve balık figürlerinin fotoğrafını çektik. Münihte sadece bir günümüz vardı ancak dopdolu geçmesine rağmen bu güzel şehirden bir daha gelebilmek dileğiyle ayrıldık.